Nikka from the barrel

Aslında nereliyiz? Bir yerli olmak ne demek? Maksimum 200-300 sene önce sınırları belirlenmiş bir ülkede doğmak mı? O ülkede yaygın konuşulan dili konuşmak mı, aynı gelenekten gelmek mi, aynı dine inanmak mı? 

Bizimki gibi bir ülkede hele, ülkenin 4 farklı köşesinde bambaşka hayatlar yaşanıyor. Sınırlara yaklaştıkça, sınır ötesi sıklıkla ülkenin kalanına göre bize daha yakın oluyor. Mesela Artvin’in insanı Urfalı’ya mı benzer, Tiflisli’ye mi? Ya da Trakya insanı İskeçeli’ye mi benzer, Sivaslı’ya mı? 

Üstüne üstlük artık ülke kültürüyle de sınırlı değiliz. Biz büyürken havalı olan Neşet Ertaş’ın ceketini çıkarırken gösterdiği ekstra incelik değil, “my milkshake brings all the boys to my yard” idi. Mikro-coğrafi kültürden de çıkıp çoğumuz Amerikan kültürüne özenerek büyüdük. Televizyonda bir şey anlamadan yabancı klipler izledik, biraz büyüyünce Amerikan sit-comları izlemeye başladık. “Date”e çıkmanın ne olduğunu, seni seviyorum demenin en büyük günah olduğunu, senin için “the one” olan kişiyi bulana kadar onlarca insanla takılmanın normal olduğunu falan hep bu dizilerden öğrendik. 

Sonuç olarak ben ve benim gibi birçok genç üniversiteye geldiğinde bizi ülkeye bağlayan pek az şey vardı. Fırsatını bulsak da yurtdışına çıksak, biz de bir şeyleri kaçırmak yerine doyasıya yaşasak hissi çok yaygındı. Yaşam tarzımıza saldırılmasından çok rahatsızdık. Ben mesela, bugün bana komik geliyor ama en çok peynir, şarküteri, içki gibi şeylerin ucuz ve daha çeşitli olmasına özeniyordum. Bir de mimarinin güzel olduğu yerlerde yaşamaya. 

Şanslıydık ki ben ve birçok arkadaşım üniversitede ve sonrasında bunu deneyimlemeyi başardık. 1 euro’ya biralarımı aldım içtim, birkaç kere peynirlere dadandım ama o kadar çeşidin arasından sevdiklerimi bulma işine çok üşendim. Şarküteri hakeza. Bol bol Haribo yedim. Mimari gerçekten güzel, objektif olarak çok daha iyi, ama insan öyle bir köpek varlık ki 1 haftada ona da alışıyor. Zaten yurtdışında yaşamanın şans kısmı bu dünyevi zevkler bahçesinde zaman geçirme işi değildi. 

Şansın büyüğü benim için kimliğimle tanışmaktı. Türk olmakla ve bunun ne anlama geldiğiyle, ülkemi sevmekle, ortaklık hissetmekle, ait olmakla ilgili düşünmeye başladım. Çok yanlış ellere terk etmiş olduğumuz ve sahiplenmemiz gereken memleket sevgisi ve ülkeye aidiyet duygularını keşfettim. Ülkedeki insanların tamamını sevmek içten gelmiyor mu mesela, olabilir, öyle bir ülkedeyiz. Ama düşününce sevmenin içimizden geleceği milyonlar var. Bu kadarla bile bir ortaklık kurmak, kimliğine düşman olmaktan çok daha ferah hissettirdi. Tabi vahiy yoluyla gelmedi bu duygular. Hangi ülkeye gidersek gidelim, aslında oralı olmadığımızı fark ediyoruz. Belki yıllar içinde oralı da olabiliyoruz ama oralı olmadan önce bir kim olduğumuzu bulmamız gerekiyor. İşte ben oralı olacak kadar hiçbir yerde yaşamadım, ama kim olduğumu keşfetmek için uygun koşullar oluşmuş oldu.

Hamasi olmayan bir yerden tarihimize merak saldım ve öğrenmeye başladım. Özellikle cumhuriyetin kuruluşuna bugünün gözünden tekrar baktım, araştırdım, okudum ve tekrar minnet duydum. 

Yalnız ben de değil, birçok arkadaşım benzer tecrübeler yaşadı. Kimileri kimliğine karşı tepkisini ve kinini canlı tutuyor ki yurtdışındaki zorluklara rağmen mücadeleyi sürdürebilsin. Kimileriyse döndü ya da yurtdışında kaldı fark etmeksizin kimliğiyle barış yaptı. Hatta bu konudaki düşüncelerimin bir yazıya dönüşecek kadar kristalleşmesinde böyle bir dostumla yaptığım sohbet çok etkili oldu.

Değerlendirme

Gelelim viskiye. Aynı az önce anlattığım Türk gençliği gibi nereli olduğu konusunda kafası karışık bir arkadaş var elimizde. İlk bakışta Japon viskisi ama içinde İskoç viskisi de var (Ben Nevis damıtımevinden). 100’den fazla çeşit malt ve tahıl viskisinin harmanından üretilmiş bir blended viski. Hem bourbon, hem sherry fıçılarda yıllandırılmış viskiler içeriyor.

Şişesi cool, kendine has, ama kapağı epey dandik. Mantara alıştıktan sonra benim için hayal kırıklığı. Renklendirme, soğuk filtrasyon, maturation gibi bilgilerin hiçbiri bulunmuyor şişede dolayısıyla şeffaflığı umursamadıklarını anlıyoruz. Bu açıdan eski kafalı kalmış.

Eğer hakkında övgü duymamış olsaydım blended olması, yaş belirtilmemiş olması, soğuk filtre edilmiş ve renklendirilmiş olması gibi sebeplerden dolayı almaktan uzak durabilirdim. Buna karşın beni almaya sevk eden en önemli faktör %51.4 alkol oranı olurdu. Ve Japon viskilerine dair duyduğum merak tabi ki. 

İlk kez Amsterdam’da bir barda deneme şansı bulduğumda beni ilk andan kendine hayran bırakan şey bu viskinin kokusu oldu. Bar ortamlarını bilirsiniz, gürültülü, kaotik yerlerdir. Sokağın ortasında o hengamenin içinde viski gibi elegan bir içkinin aromalarının hakkını verememek daha olasıyken, NFTB “ben buradayım, aloo” diye bağırıyordu. Ben de Türkiye’de görünce kendime bir şişe aldım. 

Burun

Damak

Bitiş

Skor: 7

Şaşırtıcı, karmaşık, güzel

Burun: Parfümsü, yüksek alkol hissediliyor. Gerilerden çok hafif is. Mentol. Ülker Peki çilek kremalı. Mandalina, ayva, armut gibi meyveleri de, kırmızı erik ve orman meyvelerini de alıyorum. Ekşi kokular var ama yuvarlak ve yoğun gövdeli bir burun. Kadehteki ilk dakikalarında bourbon karakteri öndeyken, kadehte bekledikçe sherry karakteri yoğunlaşıyor. 

Damak: Yüksek alkolün sıcaklık ve batma hissi biraz var, rahatsız edici değil. Arka planda hafif is. Buruna göre daha yoğun sherry etkisi. Vanilya ve kremamsı notalarla tatlı bir damak. Harman viski olmasıyla da birlikte net öne çıkan bir aroma yok. 

Bitiş: Yüksek alkolle birlikte yeterli uzunlukta ve kompleks bir bitiş. Damakta kuruluk ve tatlılık kalıyor.

Nikka from the barrel tanıdığıma mutlu olduğum bir viski oldu. Biraz gizemli, güçlü, kompleks, diğerlerinden farklı, ama aynı zamanda aroma profiliyle kimseyi itmeyecek, herkese açık bir viski. Aldığım aromaları yazarken kendimle çeliştiğimi hissettim, ama 100’den fazla viskiyi harmanlarsalar olacağı bu sanırım.

Viski seçerken kullandığım bazı parametreler çoğunlukla beni korusa da, bunların dışına çıkarak da güzellikler keşfedebileceğimi bana tekrar gösterdi NFTB. Ben blended viski içmem, ben yaş ifadesi olmayan (NAS) viski içmem, vs. gibi kaidelerin bazı şişelemeler karşısında ne kadar komik durumda kaldığını görmek gerek. Ama özellikle blended alanına girdiğimde adımlarımı çok dikkatli attığımı ve sağlam önerilerle hareket ettiğimi de söylemeliyim.

2000’lerin başında çocuk olmuş, yurtdışına çıkana kadar kimliğini bulamamış ve ironik olarak yurtdışında bulmuş biri olarak, bu kimlik bunalımı yaşayan viskiyi sevdim. Kendimi ait hissettiğim okumuş Türk gençliği gibi onun da ilk bakışta kendinden beklenmeyen bir kalitesi ve güzelliği var.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir